İktidar ilişkileri ve “ideolojik hegemonya” savaşı- üzerine.
Doğru veya yanlış, geçerli veya geçersiz, bütün dillerdeki folklorik deyimler gündelik yaşamın içinde halkın kendi deneyimlerinde demlenerek, süzgeçlenip ortaya konulmuş bilgileridir. (Folklorik olanı, akademyanın dışında, halka, ahaliye, aktüel güncel yaşama dair olan, gündelik/pratik olan anlamında kullandım. Tanım çabası bana ait, literatüre uyar/uymaz bilmiyorum. Zaten “folklorik” kavramı kadim bir tarihe/kökene sahip olmayan, 19. Yüzyılda İngiliz düşünürlerince “folk” (halk, avam, statüsüz sıradan insanlar, ahali) ve “lore” (sıradan, gündelik, ampirik bilgi) kavramlarının birleştirilmesiyle elde edilmiş, uydurulmuş bir kavram. Dil söz konusu olduğunda zaten bu genel bir esasatır, dil denilen tamamen bir tür atama/uydurma halidir. İsimlerle onların cisimleri arasında bir “organik/yapısal” bağ yoktur, dil gücünü “uzlaşımından” alır, bir temsil-gösterge eğer üzerinde mutabık kalırsa “kullanımsal-dil” alanında yürürlüğe girer, değilse de o dil-dışı kalır. En çok sorulan sorulardan biridir, masaya niye masa demişler, basit, çünkü öyle-demişler, bunun, yani masa göstereninin göstermeye çalıştığı şey olan o “masa-ile” hiçbir alakası yoktur, o sadece ve sadece bir “uydurmadır”, biri çıkıp da bu-nun adı, “kemkekose” olsun deseydi, bugün biz ona masa değil kemkekose diyor olacaktık. Masanın bize çok “anlamlı”, kemkekosenin ise anlamsız-saçma gelmesinin biricik nedeni, dilin tarihsel-kullanımsal alışkanlığının yarattığı etkidir sadece. Bu bağlamda da, “ve ademe isimlerin hepsini öğretti” (2/31) ayeti -kanımca- anlamının kastı-bağlamında tefsiri yapılabilecek ya da en zor tefsir edilebilecek ayetlerden birisidir.
Demek istediğim şu; marksın ve engelsin, anlatıp-açıklamak
için uğruna yıllarca emek-zaman harcadığı, ciltlerce kitaplar ortaya koyduğu “iktidar-ilişkileri”
kavramını Türklerin “temsili-halk bilgesi” olan “hoca-nasreddin” bir
çırpıda “deyi-vermiş”, “parayı veren düdüğü çalar”
Olguların nedenselliğine ve nasıllığına yönelik olan
bilimsel bilgi denileni bir yana bırakırsak, aslında etik/ahlaki,
estetik/sanatsal ve siyasi/politik/ideolojik bağlamlarda hayatın içinde “entelektüel”
bir sapkınlık/cahillik durumu söz konusu.
(Entelektüel kavramı 19.yüzyıla kadar geçmişi-tarihi
olmayan, batı-patentli” uydurmanın-da uydurması olan bir kavram. Batıda böyle
bir kavram olmadığı gibi, batı dışındaki dillerde de yok ve batıdaki bu “uydurmadan”
sonra diğer dillerde bu kavrama karşılık olarak kendi dillerinin olanakları
içinde karşılık üretmeye çalışmış. Kavram batı-moderniz mine ait ve son derece
de “ideolojik/çarpık” yapıda.)
Neyse, laf-lafı açıyor hep ( başka şeyleri açıyor mu pek de
emin değilim ama), demek istediğim, gündelik bilginin, dilsel kullanımların
ötesinde, olguları “bilimsel” metodolojiye göre açıklayabilmek için,
bilimsel/teknik, teorik bir “jargon/kavramsal/konsept” olmazsa olmazdır, çünkü
eşyanın tabiatına dair “genel-deruni” ilkeleri gündelik deneyimlerle açıklayamazsınız, tüm hava veya sıvı veya gaz
olaylarının genel ilkelerini anlamak/bilmek için, gündelik/ampirik deneyimin
ötesinde başka türden gözlemler-deneyimi aşan deneyler-yapmak zorundasınız. Bilim için gerekli ve geçerli olan bu durum
aslında politik/ahlaki ve estetik düzlemler için geçerli değil (Sosyal/beşerî
bilimlerin zorlanması ve onlardaki usul/metodoloji tartışmaları aslında bu
sıkıntının semptomlarından” başka bir şey değil.
İndirgediğimizde (ki indirgemek her zaman kötü değildir,
bazen gereksiz fazlalıkları ve karmaşık durumları ayıklayabilmek adına bunu
yapmak gerekir) her türden siyasal/politik olan olgu “iktidar” bağlamında
gerçekleşir, iktidar olgusu yoksa siyaset de yoktur. İktidar söz konusu
olduğunda ise iki temel durum söz konusudur, verili, aktüel bir toplumsal
yapıda birileri iktidara (toplumla ilgili söz/yetki/karar verme gücünü elinde
bulundurma) sahiptir ve bu sahipligi sürekli kılmaya çalışır, birileri de onu
ele geçirmeye çalışır, iktidar/muhalefet diyalektiği diyebiliriz kısaca.
Toplumlardaki bu “iktidar-kavgası” niye var sorusu aslında insan nasıl bir
varlıktır ve ne ister sorusuyla ilgili. Birileri niye ısrarla, söz-yetki ve
kararın kendi elinde olmasını ister? İktidara sahip olup, onu sürekli kılmaya
çalışanlarla onu alaşağı edip iktidarı ele geçirmeye çalışan muhalefet
unsurları aynı alana oynar, sivil-toplum denilen alanı oluşturan insanların/halkın
rızasını alabilmek. Güç ilişkileri bağlamında, devrimler-ihtilaller v.s yollarla
halkın rızası olmadan da iktidarlar varlığını sürdürebilir veya el
değiştirebilir kuşkusuz ama uzun erimde halka-rağmen hiçbir iktidar bir
toplumda sürekliliğini koruyamaz.
Tam da bu noktada “rızayı-almak” kavramı devreye giriyor. Bireysel
ilişkilerde rızayı almak/almamak beli ve kolaydır, muhatabınıza baş vurursun, “canın
saolsun” veya “seni asla affetmeyeceğim/lanet olsun sana” v.s süreçlerden sonra
ya rızasını-alır, helalleşirsiniz ya da alamaz koparsınız. İktidar ilişkileri
söz konusu olduğunda ise devreye karmaşık süreçler girer. İktidar ilişkilerinin
özünde tüzel kişilikler (vatandaş/devlet) arası bir ilişki olması, rıza
süreçlerini karmaşık hale getirir.
İktidar/muhalafet ile kitleler arası rızayı alma süreçleri
devreye girdiğinde zorunlu olarak devreye söylem/ideoloji ve propaganda
teknikleri de girer. İktidarı ve dolayısıyla güç-odak ve olanaklarını elinde
bulunduran iktidar sahipleri, sürekli olarak kendilerinin haklı/doğru,
muhalefetin ise yalan-yanlış ve haksız olduğunu anlatmaya çalışır ki işte
siyaset bu denli de basit-bir durumdur aslında, kitle üzerine oynana bir
ikna-etme=(gerekirse kandırma) savaşımıdır.
Bu konu üzerinde düşünce tarihi bağlamında en çok duran,
kavramsal ve durumsal analiz yapmaya çalışan kişiler İtalyan düşünür A. Gramsci
ile ondan sonra tarih sahnesinde yerini alan Fransız düşünür L. Althusserdir. Gramscinin
temel kavramsallaştırması, toplumsal rıza üretimi, tarihsel blok, geleneksel ve
organik aydın kavramsallaştırmalarıdır. Ona göre iktidarda kalmanın veya
iktidarı almanın olmazsa olmazları, kitlesel/sivil toplum alanının rızasını alabilmektir. Kitlesel rızayı
ya sahih biçimde, “hakikate-sadık” kalarak, ilgililerini hakikat noktasında
ikna ederek, kendi söylem ve eyleminizin doğru ve haklı olduğu noktasında
kitleleri ikna ederek ya iktidarınızı muhalif hareketlere karşı sürekli kılarsınız ya da iktidarı bu
yolla devralabilirsiniz.
Rızayı “sahih-biçimde” almanın yolu dışında diğer yol ise “rıza-üretmektir”
ve hatta hatta giderek toplumsal mühendislik çabalarıyla “insan-üretmektir”. Tam
da buralarda, sapla/saman, at iziyle it-izleri birbirine karışır. Siyasetin bu
kirletilmiş, “puştça” olan bu puslu-sisli karanlık ortamlarında, kimin hangi tarafta-yanda olduğunu anlamak sahiden
de zor iştir. Hakikati-söyleyen ve sahih biçimde rızayı almak isteyen ile
yalan/dolan yollarla hakikati yamultup, perdeleyen-örten ve dolayısıyla da
propaganda teknikleri ile rıza üretmeye çalışanlar arasında ayrım koyabilmek
sahiden zordur..
Gramsci burada organik ve geleneksel aydın ayrımı kavramsallaştırmasına
baş vurur. Ona göre iktidar için çatışan/savaşan iki temel sınıf ve onların
temsil biçimleri vardır. Emek/emekçiler ve devletin asıl sahibi olan burjuvazi
sınıfı. Geleneksel aydın her ikisinden de beri-ayrıdır, sınıflar üstü-dışı ve o
sadece “hakikate-angajedir” (Gramsci böyle almaz tabi, burada benim
okuma-anlama, yorumsama çabalarım da devreye giriyor) Burjuva sınıfının
organik-aydını, var-olan düzeni kitlelere-satmaya, kakalamaya çalışır, bunun
için o “kanaat-önderi” ilan edilmiş veya o bu şekilde fiili-de fakto hale
gelmiştir. Buna karşı işçi/emekçi sınıfının organik-aydını da, emeğin iktidarı
için parti, dernek, sendika v.b örgütlenmelerde yer alarak, o da karşı
rıza-üretmek adına propaganda= ideolojik hegomonya savaşının içinde yer alır.
Ondan sonra gelen Alhusser ise (marksizme bence çok önemli
eklemeler yapmış ve hatta marksimin zamanına göre en önemli ve hala
geçerliliğini sürdüren “güncellemesini” gerçekleştirmiş ve bunu yaparken de
revizyonizm/oportünizm bataklıklarına saplanmamış, kuramın-temel omurgasına
sadik kalabilmiş ender “Marksist” isimlerden birisidir) marksizme devletin
bilinen o baskı/güç( militarize ordu, polis, mahkeme, hapishaneler v.b) aygıtlarının yanına devletin ideolojik baskı
aygıtları (DİA) kavramsallaştırmasını eklemiş olması. Gramscinin ideolojik
hegomonya, tarihsel bloklar ve rıza üretme süreçleri kavramlarının yanına DİA
ları eklemlemesi aslında süreçlerin daha anlaşılır olmasını sağlamıştır.
Nitekim Althusser den sonra klasik-marksist iktidar analizinin yerini giderek
(onun öğrencileri de olan) foucault v.b isimlerde farklı bir iktidar analizi
ortaya konulmaya başlanmıştır.
Özetle siyasal süreçlerin üç temel olmazsa olmazı vardır, “iktidar” aygıtı ve onlara talip olanlar, onu bir şekilde ele geçiren iktidar sahibi/devletlular ve ona karşı iktidar mücadelesi veren muhalif, devrimci veya re-formist güçler, yapılar… Bu iki aksiyoner durumun yöneldiği hedef nokta ise aynı, “sivil-toplum” alanınında kendi ideolojik hegomonyasını kurabilme çabası. Kitleyi kapan-kazanan -er-geç- iktidarı da kapar-kazanır. Bu bağlamda aslında devrimci ortam-pozisyon ve devrimi yapabilme kapasitesi, klasik marksizmdeki gibi nesnel artı öznel koşulların birlikteliği değil, sadece ve sadece öznel-koşulun, (politik bilinç aktarıcı özne-öncü güç, sosyalistlerin örgütlülük gücü) kitleleri devrimci dönüşüm için ikna edip edememesi sorunudur. Örneğin Lenin, troçki; stalin özelinde-liderliğinde, -ileri batı toplumlarındaki gibi-kadar devrimin nesnel-koşulları oluşmamasına rağmen, rusya gibi bir ülkede, kitleler nezdinde karşı ideolojik hegomonyayı kurarak, devrimci ortamı oluşturmuşlar ve devrimci patlamayı yaratmışlar, iktidarı çarlık aristokrasisinden devralmışlardır. Aynı şekilde mao çinde, sandisnistler nikaraguada , Castro-ernesto-raul kübada v.b… İleri sanayi ülkeleri kıta avrupasında ise tam aksi olmuş, devrimci direniş sürekli bastırılabilmiştir, çünkü nesnel koşulların olgun olmasına rağmen, öznel koşul (politik-özneler, parti-dernek v.s) toplumlarda ulus devletlerin lehine olan ideolojik hegomonyayı kıramamışlar, kitleler nezdinde karşı hegomonya üretip, kitlelerin desteğini alamamışlardır.. (Son)
.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder