OLMASI GEREKENLERİN ULAŞILAMAZ UZAKLIĞI VE DAYANILMAZ "AĞIRLIĞI”

 


(Bu fotorafı unutma ey insan-oğlu, belleğine kazı ve unutma ve ağla, öyle ağla ki, ağladıkça daha çok ağla, ağlaman kışkırtsın ve çoğaltsın kendini, ağla, artık ağlayamaz hale gelinceye kadar ağla  ey insaoğlu, ağla zavallılığına ağla... Ağla çünkü gördüğün fotoğrafta senin de suç-ortaklığın  var... )

(Bu yazılanlara dair okuyucu için tanıtıcı ön-yazmalar; bunlar da dahil olmak üzere, aşağıda tümce içerikleri-oluşturucu öğeleri olarak kullanılan hiçbir sözcük “maksimum/doygun” anlamıyla kullanılmamıştır. Örneğin “başka” sözcüğü “tamamen-başkalığı” içermez, bir şeyin ona göre-başkası olanla ilişkisindeki “nisbi-farklılığa” işaret eder sadece <-- veya buradaki à “sadece” bağlamında “sadece’dir”, salt-mutlak anlamıyla bir “sadecelik” yoktur zaten. Tümce içeriğinde kullanılan sözcükler için geçerli olan bu “kural” cümle içinde ve giderek parağraf içinde ve sonuç olarak tüm-metin için <-- de geçerlidir.)

Olan ile olması-gerekenleri iki ayrı düzlemde ele almak gerekiyor.

1-Doğa alanı: Bu kavramla gösterilmek istenen, insanın kültür denilen yapıp-etmelerinin dışında kalan tüm şey ve oluşlar/olaylar alanıdır. İnsanın biyolojisi de "doğal" bir alandır. (Doğallık doğa alanının zorunlu uzantısıdır, yapaylık ise kültür alanının zorunlu uzantısı). Çocuk doğum anından itibaren- öncesinde başladığını söyleyenler de var- yapaylaştırılmaya, bedensel ve zihinsel anlamda giydirilmeye başlanır. Doğanın kendisine dayanan doğal alanda, olan ve olması gereken ayrımı yoktur. Olanlar öyle olmaları gerektiği için öyle olmaktadırlar, yağmur şöyle yağmalıdır, rüzgâr şöyle veya şöyle de esmelidir diyemeyiz.

(Eğer doğadaki şeyleri ve olayları, doğa üstü-dışı "aşkın" bir bilincin belli ereklere göre tasarladığını düşünüyorsanız bu durumda, bunu sorgulayabilirsiniz ve "bu ne biçim doğa, o aşkın gücün tüm olanakları bende olsaydı daha mükemmelini tasarlayabilirdim" deme hakkınız var, ama doğayı kendinde bir varlık alanı olarak görüyorsanız; bu olanlar niye böyle oluyor, şöyle/böyle olmalıdır diyemezsiniz/diyemeyiz çünkü bizim, başka bir mümkün doğa tasarımımız yok. Bu evrenin doğasının yanında, bildiğimiz başka doğalar da olsaydı (başka bir doğayı bile-bilir miyiz sorusunu saklı tutuyorum) ve aynı noktada bizim seçe-bilmeye dayalı bir inisiyatifimiz olsaydı o zaman doğanın olması gerekenini arardık. Bu doğanın atomsal ve altı parçacıklarının dizilişi yanlış, şunları bir düzelti-verelim derdik...(tabii "neye göre" sorusunu saklı tutmak kaydıyla) bu açımlamadan çıkan zorunlu sonuç: olması gereken en sayıda seçeneklerin ve o seçeneklerin içinden birinin inisiyatif ve yeterliliğinin olup olmamasına bağlıdır.

2-Kültür alanı: Bu kavramla gösterilmek istenen alan, insan denilen varlığın doğaya eklemlenmesinden sonra, onun ortaya koyduğu ve koyabileceği her-şeyi kapsıyor. (evler, dinler, şiirler, elbiseler, diller, masallar v.s)

işte olan ve olması gereken ayrımı bu noktada başlıyor. O elbise şöyle de dikilebilir, o yemek şöyle de yapılabilir, o din şöyle de olabilir veya dinler olmaya-bilirdi, ortadan kaldırılabilir de, kalkıyor da zaten diyebiliyor bazıları, şöyle de davranılabilir bu olay karşısında, aşk-sevgi-dostluk şöyle de olabilir, burjuvazi şöyle de olabilir veya "sökülüp" atılabilir.

Kısaca bir yanda "olanlar", bir yanda da "olması gerekenler". (Özellikle bu olması gerekenler, insanlık tarihinde "felsefece" düşünenlerin hep ilgisini çekmiştir ve bu ilgi çekiminden, oldukça fazla, ilginç doğumlar gerçekleşmiştir. Nietzsche'nin üst-insanı, ve bengi döngüsü, Heideggerin daseinı, descartesın "cogitosu",  hegel’in mutlak tinselliği, eflatun’un idealar dünyası, parmenides'in bir olanı, thomas moor’un ütopiası, (marks’ın komünal toplumu ki buradaki olması gerekenin kendine "özgü" özellikleri vardır) v.s. eş-deyişle olanlar (genel anlamıyla) daha çok bilimsel disiplinlere daha yatkın olanların ilgisini çekmiştir. Felsefece düşünenler, bir anlamıyla hep, mutlak, salt, tanrısal olanın "peşinden" koşmuşlardır...)

Parantez başına dönelim...bu ayrım ister bireysel bağlamda isterse toplumsal bağlamda olsun insanımsıların "nüfuz" edebildiği her yerde, derin uçurumlar halinde yaşanır. Bir yanda anneliğin olması gereklilikleri, bir yanda olanlar, öğretmenliğin olması gerekenleri, siyasetçinin, babanın, komünistin, inançlının, aşkın, sevginin ve insanın, hele de onun! aradaki mesafeyi ölçmek ise "sizin" değer-ölçütlerinize kalıyor.

Bu alandaki sorunları daha da net bir şekilde ortaya koymak için bazı sorular formüle edelim. Zihin denilen “sorular” bağlamında daha kolayca düşünebilmektedir. Işte tam da bu noktada kritik olan sorular şunlar:

1-olanlar niye bunca, olması gerekenlerin uzağında...?

2-bu mesafe "giderek" azaltılıyor mu yoksa "değişen" hiç-bir-şey yok mu?

3-insanı devindiren-bu aralık mıdır? aralığın salt anlamda kapanması, insanın bitmişliğini de getirir mi? bu paradoksal bir durum mudur?

4-olanlar olması gerekenlere yaklaştırıldıkça, olması gerekenlerin "limitleri" artmakta mıdır? eş-deyişle olması gerekenler zamanla, niteliksel ve niceliksel olarak artmakta mıdır ki bu mesafe kapanmamaktadır?
5-eğer "öyleyse", olması gerekenlerdeki bu artış, doğal mıdır, yoksa şişirme, yapay mıdır? insan haddini "aşıyor" diyebilir miyiz? insan olanı ve olanaklarıyla yetinmelidir diyebilir miyiz? dindarca yaşayanların "göreli" olarak daha rahat olması(mıdır) bu "şükürcülüklerinin" bir sonucu mudur?

Kültür alanının olması gerekene doğru ucu açıktır ve değişik şekillerde de olabilirlikleri potansiyel olarak içerir ve insanın "özü-gürlüğü" doğa alanında değil "kültür" alanında başlar

(Diğer yandan kültür alanının doğal olan alanla ilişkisi, etkileşimi oldukça ilginç, geniş ve derin bir çözümlemenin konusu olabilecek kadar doğurgandır. Kültür alanı giderek doğayı yutabilir mi? insan oğlu, rüzgâra, suya ateşe ve onların doğalarına hâkim olup onları yeniden yapılandırabilir mi? yapay zekâ, yapay insan, yapay ağaç tartışmaları bu bağlamda ortaya çıkmaktadır. (Burada doğayı etkilemek değil de onu yeniden yaratabilmek düzeyindeki bir müdahaleden söz-ediliyor) insanoğlu denilenin gizil amacı da bu mudur aslında.....her şeyin efendisi olmak.  Eğer öyleyse bu oldukça büyük ve iddialı bir kumar ve bu kumarla insanoğlu "belki de" kendi var-oluşuna (varsa eğer) rest çekmektedir. Her şeyi bilen, bulan her şeyi yapabilir, yaratabilir...bi-gün, taşın kedinin ve insanın atomsal dizilişinin ve alt dizilişlerinin formülasyonunu tamamen ele geçirebilirse, taşı kedi, kediyi insan veya insanı da taşa çevirebilir...bu noktadaki kritik soru şu:

insanoğlu neyi yapmak istiyor peki veya neyi yapmak isteyecek?

Her şeyi bilen ve yapa-bilen, yaptığından zevk almaz, her şeyi tükenmiştir veya yapmaya gerek duymaz. Yapmayı getiren zorlayıcı faktör, yapabilecek miyim veya yapınca nasıl olacağına dair beklentidir. Bir ilişkiye başlarken o ilişkinin sonrasında neleri, ne kadar ve nasıl yaşayacağımı biliyorsam bunun tadı-tuzu da kalmaz ki! veya bu günden, yarınımın ne ve nasıl olacağını tamamen her şeyi ve yönüyle biliyorsam o zaman yarınımın anlamı kalmaz ki!...neyse sorgulamalar uzayıp gidiyor, paran-tezin başına dönelim)

Kültür alanının ucunun açık olması, olan-olması gereken ayrımını ortaya çıkarıyor. Olması gerekenin olduğu her yerde de olanın eksikliği, yetmezliği söz-konusudur. Olan aşklar, dostluklar, toplumsal yapılanmalar olması gerekene göre yetersiz, kusurlu. Bu durumda olanları yeniden "üretmek" gerekir...

Peki olması gerekenleri belirleyecek olan merciler ne ve/ya kimlerdir?

Kültürel yapılanmalarda "olması-gerekenleri" belirleyen beş temel alan sayabildim; ahlaki-dini-ideolojik/siyasi-resmi söylemler ve moda "telkinleri"....

Bunların tümü de bazen tek-tek bazen de beşi bir yerde olarak, insan denileni "iğdiş" etmeye, onun bir birey olabilme olanaklılığını elinden almaya çalışmaktadırlar.

Çünkü yukarıdaki alanlar, genel anlamıyla "kontrolcü" ve baskıcıdırlar ve her biri o kurumsal yapıları gereği birer big-brother olma hevesindedirler.

Buna karşın "kitleler" iğdiş edilmeye, kendilerini bu alanların kucağına atıvermeye zaten dünden- hazırdırlar veya hazır hale getirilmişlerdir. Bu noktada oldukça hiyerarşik ve eşitsizce bir ilişki yaşanır. İnsanlar zaten bu yapıların sarmal-kucağında dünyaya gelirler. Her bir insan doğduğu andan itibaren alıcı-pasifize durumdadır ve işte yukarıdaki beşi-bir yerde tüm var-güçleriyle insana kendilerini empoze etmeye çalışırlar ve işin ilginci bu empozeyle de doymayıp, insanlarda sahip kıldıklarını sanki onların kendi-öz-tercihleriymiş gibi yuttururlar ve bu yutturma sonrasında insanlar orta yere çıkıp işte bunlar benim doğru-değerlerim demeye başlar ve hatta bazıları bu konuda "burnundan dahi" kıl aldırmaz.

Özü-gürlük "korkutucu-ürkütücüdür". Ben özgürüm diyen insan her şeyi yapabilirim, peki buna göre "neyi seçip-yapmalıyım" sorunuyla "boğuşmak" zorundadır. İşte bu boğuşmadan "sağ-çıkamama "kaygısı nedeniyle insanlar hayatlarını yukarıdaki beşi-bir yerdeye "dip-not olarak "düşüp" yaşamaya çalışırlar. Bunun adı "özgürlükten kaçıştır"

(İşte bu noktalardaki tek "direnç-alanı felsefedir. Çünkü felsefenin temel düsturu "kendini tanıdır" ve bu nedenle felsefi düşünce "insanlık-için" önemlidir)

Bir noktadan sonra insanlar "bunlar benim hür-irademle seçtiğim doğrularımdır" demeye başlarlar. Oysa bu deyişler her zaman risklidir, benim aklım-hür iradem denilen yapıların da dolaşımdaki egemen söylem tarafından belirleniyor olma riski vardır ve ayrımın nerede/nasıl konulduğu, konulup konulamadığı kritiğe açık bir konudur.

Öte yandan insanlar için olması-gereken hep sopanın ucundaki havuç gibi “ülküler" olarak kalacaktır. Olanlarla olması gerekenleri tamamen çakıştırmak olanaksızdır. Bunun böyle olması hem-iyi hem de kötü...iyi çünkü insanı sürekli-devindirip hareket halinde tutuyor..kötü çünkü "doyumsuzluğu" getiriyor...işte insanoğlunun temel açmazı budur.

Hayatın, dostluğun, aşkın, toplumsal sistemlerin olması gerekenleri nelerdir? Bunların “asıl-modelleri, referans noktaları elimizde olsaydı, olabilseydi işimiz oldukça kolaylaşırdı ama o zaman da biterdik, “cennet” aslında ölümün bir başka biçimidir. Örneğin; rab-bil-alemin lütfedip de levh-i mahfuzunu açıp bize oradaki ideal yaşam biçimlerini gösterebilme nezaketinde bulunsaydı veya platon idealar dünyasındaki asılları bize "gösterebilseydi" ayrıntılı olarak, hiç-bir sorunumuz kalmazdı. Bu durumda olanları onlara göre evirip-çevirirdik. (Kitlelerin tarihin her döneminde ve coğrafyasında akın-akın geleneksel yaşam tarzlarına sığınması da bu alanların onlara hazır ve kolay olması gerekenler sunuyor olmasının sonucudur. Ne olmalı ve neye göre nasıl yaşamalıyım açmazlarına düşmemek için tüm bir hayatlarını geleneğe ve dine dip-not olarak düşe-bilmektedirler…

Kısacasından hissesiyle inan denilen için durum şundan ibarettir; o bu  bu kainatın; kendisinin, yaratanının, babasının ve diğer "herşeyle-bir-likte" herkesin terkedip orta yere bıraktığı piç-yalnız, kimsesiz ve kim-liksiz, yersiz-yurtsuz, evsiz barksız  bir çocuk sadece ve burada diyebileceği tek şey şu;  Lâ havle ve lâ kuvvete illâ aşk ve bu bağlamda da yapabileceği tek şey ise “amor fati” hali pür melalidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAŞLANGICIN OLANAKSIZLIĞI

BAŞLANGIÇLARIN OLANAKSIZLIĞI ÜZERİNE-2