BAŞLANGIÇLARIN OLANAKSIZLIĞI ÜZERİNE-2

  "öldürülmek, konuşmaya zorlanmaktan daha iyi". (Pythagoras)

beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım, öyle mahzunki hüzün ciltlerinde adına rastlanmasın." (İsmet özel) 

"Bir köksapın başı sonu yoktur, o daima ortadadır, şeylerin arasındadır, aradavarlıktır"

"Nereye gidiyorsunuz, nereden geliyorsunuz, nereye varmak istiyorsunuz

gibi sorular son derece boş sorulardır. Sil baştan başlamak, sıfırdan (tekrar)

yola koyulmak, bir başlangıç ya da temel aramak yolculukla ve hareketle ilgili

yanlış bir kavrayışa dayanır." Doğru kavrayış ne olacak öyleyse? "Ortadan yola

koyulmak", "başlayıp bitirmek değil girip çıkmak", "temeli yerinden etmek",

"başlangıç ve bitişi geçersiz kılmak" 

(Deleuze/Guattari, bin-yayla)



Orhan pamuk kitaplarının birine; bir kitap okudum hayatım değişti şeklinde bir cümleyle giriş yapar.  Ben bu denli değişim/dönüşümü kitaplarla değil ama rüyalarımla girdiğim ilişkilerde yaşadım. Ezoterik yaklaşımın  o uçuk/kaçık spekülatif deneyimlemeler bağlamında değil ama sahiden de insanı değiştirip dönüştüren retorik/didaktik kurulumlar değil de yaşamın içindeki deneyimlerdir. Beni varlığa dair düşünsel değerlendirmelerim ve deneyimlemelerim bağlamında değiştirip/dönüştüren köşe başı rüyalarımdan birisi şuydu;  rüyamda bir yağmur yağıyor ve yağan yağmur şeylerle temas ettiği anda onların renklerini şeylerden ayrıştırarak, renkleri sıvılaştırıp akışkan hale getiriyor ve yerde bir "renk-ırmağı" oluturuyordu. Yağmur şeylerin rengini onlardan ayrıştırıp dönüştükten sonra, aynı işlemi şeylerin biçimine uyguluyor ve biçimleri de şeylerinden siliyordu. Şeylerin biçimlerinin silinmesiyle birlikte şeyler, binalar, ağaçlar adeta buharlaşıp yok oluyordu. İlginç olan renklerin şeylerden ayrıştırılması süreci sonrasına renk cümbüşünü içeren bir renk ırmağı oluşmasına karşın, biçimlerin şeylerden ayrışması sürecinin sonrasında bir biçim-akışkanlığı, ırmağı ortaya çıkmıyordu. Bunun üzerine sonradan düşündüğümde şu sonuca ulaşmıştım; şeylerin biçimleri onların 1.cil nitelikleri iken, renkler 2. niteliklerdir ve sonrasına kalıt bırakabilir ama biçimler için bu mümkün değildir. Eş deyişle ben şeyleri renksiz halde düşünebiliyorken, şeyleri biçimsizliğiyle "tasavvur edemiyorum", hiçbir biçime sahip olmayan bir şey düşünülebilir mi? Şeyleri "biçimsiz-tasavvur" edememem aslında tasavvurun ve tasarımın da "sınır-noktasını" oluşturuyor ve ilginç olan nokta, rüyalar her ne kadar "serbest imgesel çağrışımlara" dayanıyor olsa bile, bilincin bu serbest hareketi dahi bir takım "sınırlara" tabi olduğunu gösteriyor. Buradan hareketle, lacan'ın o dehşetengiz yoğun/derin, atomize tespitini de gerekçelendirmiş oluruz, "bilinç dışı dil gibi yapılaşmıştır"...

Rüyanın devamı ise şöyleydi, bir süre sonra yerde renk cümbüşü olarak akan-ırmak da akıp gitti ve ortadan kayboldu... Bir ben kaldım, dış dünya dediğimi belirtik kılan ve dış dünya dememi sağlayan emareler de silinip gibince orada?! bir ben kaldım ortalık yerde... Rüyada yaşadığım/deneyimlediğim o "bir-tek" olmaklığı ifadeye dökmem olanaksız, çünkü benim bana belirtik-olmam dışında, dışımda başka hiçbir şey-yoktu, eş deyişle "dışım-yoktu", bu dışın-silinmesi, olmaması -bu ifadelendirmelerin" dışında başka nasıl anlatılabilr ki? Bu rüyadan sonra,  kendim de dahil olmak üzere, içinde yaşadığım dünya, bir tür "alice'in harikalar dünyasına dönüştü, sanki renkleri ve biçimleri her-an onlardan kopup gidecekler miş gibi ve önemlisi de artık, -felsefi okumalarımın da yedeklemesiyle birlikte-  gerçeklik bana pek de "gerçekmiş" gibi gelmemeye başladı.. :)

Benzeri bir deneyimi rüya hali dışında gerçek-reel/real denilen hayatta yaşadım. 0-12 yaş arası çocukluğum sivasın bir dağ köyünde geçti. Sabah kalkar tüm aile hep birlikte tarlaya hasat için giderdik. Yetişkinler tarla işleriyle uğraşırken ben de kuzulara çobanlık yapardım, bazen tarlada işler öğlene doğru biterdi, benim dışımdaki herkes toparlanıp köye dönerken benim orada kalıp, akçama kadar o kuzuları oralarda "yaymam" gerekti, çobanların yaptığı iş böyle adlandırılmıştı, sürüyü onlar alır, sabahtan akşama kadar "yayar=otlatırdı".. Onlar gitmeden önce keyfime diyecek yoktu, herkes oradaydı ve mutluydum. Onlar oradan çekip gidince -ki bazen bazı tarlalar sahiden köye çok uzaktı ve oralarda başka tarlalarda hasat yapan yoksa, sen orada bir-başına kalırdın.. Hatırlıyorum, bu öylesine bir bir-başınalık, yalnızlık haliydi ki, sanki evrenin içinde bir tek sen kalmışsın ve yerini mekanını kaybetmişsin gibi.. Her bu duruma maruz kaldığımda ağladığımı, hıçkıra hışkıra ağlıyor olduğumu çok net hatırlıyorum, bunca yoğun bir deneyim nasıl unutulur ki...
Bu girizgâhı sözü şuraya getirip, bağlayıp oradan da devam etmek için yaptım. İnsan denilen varlığın, türsel ve tümel olarak, ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik bağlamdaki bu "kökensiz" hallerinin insana getirdiği bu türsel ve tümel soysuzluk, yersiz-yurtsuzluk, kim-liksizlik halleri insana , benim rüyada veya tarlada herkes gittikten sonra yaşadığım o bir-başınalıktan kaynaklanan  ve olanca ağırlığıyla üzerine çöken  o amansız "yalnızlık/çaresizlik" duygusuna/durumunu  yaşatıyor.. İşte insan o yüzden "tanrıyı-yaratarak" ve yarattığı tanrısına bir evren yarattırarak, bu soysuz-sopsuzluğunu, yolunu kaybetmişliğinin beraberinde getirdiği yersiz-evsiz-yurtsuzluğunu, tanrının kulu olarak kimliksiz/piç/hiç hallerinden ve yine onun yarattığını düşündüğü bu evrende ona aitlediği metin doğrultusunda yaşayarak, yolunu kaybetmişliğinden ve yine onun yarattığı bu evreni/dünyayı evi/vatanı, yeri-yurdu haline getirerek tüm bu semptomlarında kurtulmaya çalışıyor. Yine aynı yalnızlığından kurtulabilmek adına, insan denilen canhıraş biçimde dünyada ve evrenin sonsuzlukları içinde "ufolar" arıyor ve onların var-olduğunu düşünüyor, düşünnmek de zorunda aksi çünkü çok beter bir-şey; şöyle ki, bir çölde buluyorsunuz kendinizi, tam da bir çölün tam ortasında, tüm yöneler bakıyorsunuz, sizden ve ayagınız altında uzayıp giden çölden/kumdan başka hiçbir "emare" yok, göremiyorsunuz, bağırıp çağırıyorsunuz, "heey kimse yok mu benden başka", sonra durarak bakmayı bırakıp hareket ediyorsunuz, tüm yönlerde ama ne kadar ve hangi yönde giderseniz gidin kumdan başka-olan bir emareye raslayamıyorsunuz.. İnsan da aslında en kökensel ve türsel olarak evrenle bu türden bir ilişkiyi yaşıyor ve "gerçeğin/hakikatin çölünde" olmaya dayanabileceğini sanmadığı için veya buna dayanamadığı için, kendi sesinin dışında  ve başka bir türden ses istiyor, kendi sesini-bir başına olmaktan kurtarmak istiyor, kendi sesinin yanına-kökenine tanrının sesini eklemliyor veya ufoları var-sayarak aslında kendi soysuz-sopsuzluğundan kutulup var-oluşuna "ontolojik" bir zemin sağlayarak, var-oluşunu garantiye-alıp, kendi-kendisine "meşru-kılmak" istiyor.. Yani bir baltaya-sap olamamaklık hallerinin getireceği olası sıkıntılardan, bir-baltaya sap olarak kurtulmaya çalışıyor, çünkü baltanın bir içevi-işi var ve o sap-bir baltaya eklenlenemez ise  olmuş nee, olmamış ne? O yüzden inançlı insanlar hep inançsızlara şu soruyu sorara,  ya bir allah yok ise, bu hayatın, var-oluşun bir "manası" kalır mı ve bu halde, -bir baltaya sap olmadan yani- yaşamak ne işe yarar? Ateistlerin görece "var-oluş" sancısını teistlere göre daha fazla yaşıyor olmasının, öz-yıkım ve öz-dağılımı yaşama olasılığının daha fazla olmasının nedeni sanırım tam da bu nokta, tek bir hamle ile bir teist, tüm var-oluşsal sncılarından kurtarmış oluyor, "ben allahın yarattığı eşrefi mahlukatım" dediğinde, kimlik, soy-sop, ter-yurt, ev v.s tüm sorunlarını "bir-kalemde" çözmüş oluyor..  

Gurbet/sıla,  hasret/özlem hallerine en çok yakışan duygu durumları hüzün ve melenkoli olsa gerek... Öte yandan aslında teistlerin bir tanrıya "inanarak", yersiz-yurtsuz, evsiz  kimliksiz ve değersiz  olmanın olası  travmatikl semptomlardan kurtulma isteği aslında bir tür fake/mış gibi haldir, çünkü - her ne  kadar teolojik söylem benim bu analizimi, ya yıldır yanılıyorsun sen, aslında senin dediğin şey, tahkiki inanç/iman için değil taklidi inaç için geçelidir ve zaten orada inanç olabilir ama iman yoktur dese de- sonuna kadar "dışsal-olan" bir durumun, insanı içten-içe kuşatan, kavuran bu "kökensel" yersiz-yurtsuzluk, kimliksizlik hallerinin getirdiği travmaları ortadanm kaldırması olanaksızlıktır ve işte bu yüzden olsa gerek, kierkegaard, rasyonel aklın değil, korku-şüphe, kaygı, titreme endişe gibi "kişisel" deneyimlerin ancak ve sadece bunların kişiyi inanca ve imana bağlayabileceğini iddi eder, gazalideki deneyime benzer biçimd, aklı almasa da, saçma olsa da, yine de teslim olmak ve inanmak gerekir der. Onu inanca/imana götğren ontolojik gerekçeyi ise "korku ve titremede" şöyle ortaya koyar; 
Bir insanda daimi bir uyanıklık yoksa, herşeyin temelinde çapraşık tutkularla kıvranarak değerli ve değersiz herşeyi yaratan bir kudret, hiddetle köpüren bir kudret yatıyorsa, herşeyin altında hiç doyurulmamış sonsuz bir terkedilmişlik uzanıyorsa...yaşam umutsuzluktan başka ne olabilir ki? İnsanlığı birleştiren hiçbir kutsal bağ yoksa, bir kuşak ormandaki yapraklar gibi diğerinin ardından ortaya çıkıyorsa, bir kuşak ormandaki kuşların şarkıları gibi diğerinin yerini alıyorsa, insan ırkı dünyadan, denize açılan bir gemi, çölde esen bir rüzgar gibi geçiyorsa — ne boş ve umutsuz bir eylemdir bu — daimi bir kayıtsızlık avının ardından durmaksızın ve arzuyla iz sürüyorsa ve hiçbir güç avım çenesinden söküp almaya yetmiyorsa... ne boş ve kasvetli bir yaşamdır bu!
Kierkegarda göre tanrıyı ve ona olan imanı çekip alırsanız bu evrenden, evrenin ruhu solar, bir çiçeğin birden bire binbir renkli parıltısının birden bire sönmesi ve solması/ölmesi gibi,,, "İncecikti, gül dalıydı, dokunsam kırılacaktı, dokunmadım kurudu" diyor şair*.. Kierkegaardı'n benim hayatımda ayrı bir yeri vardır, bazen açar onun düz metinlerini bir şiir okur gibi, sesli biçimde okurum "kendime", sanki yaşnızlığımı, kimsesizliğimi, kimliksliğimi daha da kanırtmak, yaralı yanlarımın üstüne yatarak, acıyan yanlarımı acıyla sağaltmak istercesine ve nedense ona karşı hep ama hep mahcubumdur, onun huzuruna püri pak bir mümn edasında çıkamadığım için ve biliyorum bir gün "imana-gelirsem" bu ancak ve sadece onun sayesinde olacaktır..  

Eskiden yoğunca felsefi sorgulamalar yaparken, evrenin orta yerinde durup, kollarımı açarak, sağa sola, öne arkaya dönerek " bu ne derdim ya, bu ne şimdi", leibnizin o çıldırtan sorusuna konu olan şaşkınlık/şüphe hali gibi, " neden hiçbir şey yerine bir-şeyler var"... Gel zaman git zaman insanın acıyan yanlarının üstüne yatarak acılarını ıslah etmesi, onlara karşı duarsız hale  gelmesi gibi, bu "şaşkınlık" da giderek önce kendisine döndü, yani şaşmasına şaştı, sonra da sönümlendi gitti.. 
Ne baltasız sap, ne de sapsıa balta tek başlarına hiçbir işe yaramaz, işe yararlılığı getiren ikisinin birlikteliğidir.. İnsan denilen varlık kendisini sapsız bir balta keskinliğinde  gördüğünde var gücüyle sapını arıyor veya  bazen de  kendisini değersiz-bir hiç/sap olarak gördüğünde sapı olacak bi,r balta arıyo.. Ne sadece balta olmaklığı ne de sadece sap olmaklığı ona yetmiyor ama öte yandan hem balta hem de sap olabilme durumu, onun varlık-kapasitesini aşıyor.. n Amedeus W. Mozartın hayatını anlatan filimde saray bestecisi sliary tanrıya isyan edip, imandan sapma gerekçesini şöyle açıklıyor, ilginç biçimde,  en diyor,  iyi bir müzisyen olduğumu ve o tanrısal sesi aktardığımı sanıyordum, ta ki mozartın tınısını duyuncaya kadar ve onun müziğini duyduğum anda, işte tanrının ta kendisinin sesi bu dedim ve kendi müziğime/sesime hiçbir inancı kalmadı. Tanrıya şunun hesabını sordum, madem senin sesini temsil edecek yeteneği bana değil ona verdin, peki benim içime bu müzik sevdasını/aşkını niye koydun, sence bu büyük bir haksızlık değil mi? 

"Biz şehir ahalisi,üstü çizilmiş kişiler

Kalırız orda senetler,ahizeler ve tren tarifesiyle
Kimbilir kimden umarız emr-i b'il-ma'ruf
Kimbilir kimden umarız neyh-i ani'l-münker
Bize yalnız oğulları asılmış bir kadının
Memeleri ve boynu itimat telkin eder.

(İsmet Özel)

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAŞLANGICIN OLANAKSIZLIĞI

OLMASI GEREKENLERİN ULAŞILAMAZ UZAKLIĞI VE DAYANILMAZ "AĞIRLIĞI”