BAŞLANGICIN OLANAKSIZLIĞI
"Söze başlamaktansa, sözün beni sarıp sarmalamasını ve beni, her türlü olası başlangıcın çok ötelerine taşımasını isterdim. Konuşacağım sırada, kimliği bulunmayan bir sesin benden epey önce söze başlamış olduğunu farkedivermek ne hoş olurdu: o zaman sözcükleri bağlamak, cümleyi sürdürmek, kendisini, sanki bir an için, askıda tutarak bana işaret vermişçesine yarattığı boşlukların arasına, hiç kimsenin fazlaca dikkatini çekmeksizin yerleşivermek yeterdi bana. Böylece, başlangıç olmayacaktı; ve söylemin kendisin den kaynaklandığı kişi olacak yerde, onun uzayıp gidişinin rastlantısallığında, zayıf bir boşluk, olası eriyişindeki bitiş noktası olacaktım. Benim arkamda (çok önceden söze başlamış, söyleyeceğim şeyleri önceden söylemiş) bir sesin şöyle demesini isterdim: «Sürdürmek gerek, ben sürdüremiyorum, sürdürmek gerek, sözcükler olduğu sürece onları söylemek gerek, beni buluncaya, beni söyleyinceye dek, onları söylemek gerek —tuhaf çaba, tuhaf hata, sürdürmek gerek, belki de çok tan oldu, belki de çoktan söylediler bana, söyleye ceklerini, belki beni öykümün eşiğine dek, öyküme açılan kapının eşiğine dek taşıdılar, eğer kapı açılırsa şaşardım.» (Michel Foucault)
Birazdan anlatacağım durumu işleyen bir çok sinema filmi izlemişliğim veya kurgusal metin okumuşluğum vardır. Henüz daha dijital devrimin yapılmadığı anolog zamanlarda, "yazar" daktilosunun başına oturmasıyla birlikte onun için iç-sıkıntısı, gerlimi de başlamış olur. Kağıdı daktiloya yerleştirir ve bir sürelik kala kalıştan sonra nihayet tuşlara dokunabilme cesaretine sahip olmanın cüretkar davranışını sergileyerek, güç bela ilk cümlesini yazmayı başarır. Başlangıç, ilk cümle önemlidir, bu yüzden ilk cümle terar gözden geçirilir ve genellikle olmamışlığına kanaat getirilerek, daktilodan çıkarılarak, buruşturulup atılır. Doğum sancısıyla başlayan bu sürece doğurma sancısı eklemlenerek bu çileli yaratma süreci devam eder ve artık bir tür imgesel "kavramsala" dönüşmüş olan aşağıdaki görüntü ortaya çıkar;
İçinde bulunduğumuz bu Pre-post modern ( bu o kadar kolay bir durum-süreç değil çünkü, daha nice nice katmerli "post-durumlara" gebeyiz "Allah bilir") zamanlarda artık ortalıkta ne daktilolar var ne de buruşuk kağıtlar ama hala değişen hiç bir şey yok, - en azından benim için- kaç cümleyi yazdıktan sonra sildim bilmiyorum. Biliyorum, "bir başlangıç-yaptıktan" sonrası sular/seller gibi akıp gidecek ve o "akışında da" yazma edimi kendi y_olunu yaratacak...
Uzun bir süredir oluşturmak istediğim bu ortamı hazırladıktan sonra, söze nerden-nasıl giriş yapabileceğimi düşünürken, Foucault'nun yukarıdaki "söze başlamanın zorluğundan "söz-eden" sözleri ilaç gibi geldi ve derdime deva oldu, kısmen de olsa. Kısmen çünkü tamam, ondan alıntı yaparak "girizgahımı" oluşturdum ve aslında ilk cümlemi de kurmuş oldum ama nereden nasıl devam ettirecektim, herşeye rağmen devam ettim ve gördüğünüz/okuduğunuz gibi işte bu okuduğunuz cümleye kadar gelebildim, nihayet.. :)
Foucault, "söze başlamaktansa, sözün beni sarıp sarmalamasını ve her türden başlangıcın çok ötelerine taşımasını isterdim" diyor, üstelik bunu "söze-başlarken" diyor, söze başlarken, söze başlayabilmenin ne kadar zor olduğuyla başlıyor. Niye peki, niye "söze-başlangıç yapmak bu denli zordur genel olarak insan için?! Sadece söze de değil aslında, insana dair her türden "ilkler" güzel ama zordur da, niye?! Görücüye-çıkmanın, ilk kez kendini "ötekine-sunuyor, gösteriyor" olmanın sıkıntısı mı? "İlk cümlesini" kurarken, kurmak isterken niye zorlanır yazar? Ya da bir genç kız/oğlan tutkuyla yöneldiği diğerine "ilk-adımı" atmakta niye çok zorlanır? İlk sahne alışı sırasında bir aktörün kalbi niye deli gibi çarpmaya başlar? Niye ben oluşturduğum bu zeminde bu ilk yazıyı yazarken hala dokuz-doğuruyorum?
Sanırım bir-Allah zorlanmamıştır, yokluk-hiçlik denilenlenin içine doğru ilk-emir/istenç/buyruk olan "kün fe yekün"ü üfleyerek onu/hiçliği, kendi-hiçliğinden bir-parça olarak artık hiçlikten beri olan varlığa maruz/gebe bırakırken.. Bu yüzden olsa gerek, varlık-denilen aslında hala evsiz/barksız, yersiz/yurtsuz, kim-liksiz bir halde ev/yurt hasretiyle dopdolu biçimde var-oluşmaya çalışıyor..
(Tüm bu dokuz-doğurma hallerini yaşarken, içimdeki haylaz, yaramaz, muzip-çocuk yanım içerden beni şöyle sıkıştırıyor, of yıldır yaa, senin bu didaktik-kurulumlu kasıntılı hallerin beni bayıyor, yeteer, kes şunları artık, ben eğlenmek istiyoruum diye feryat figan bağırıyor....:)
(Bu ikinci parantezi açmama neden olan durum şuydu; eğer sıga ve kahve tutkunluğunuz- tutukluluğunuz varsa yazma sürecinin olmazsa olmazlarıdır bu ikili. Yazmaya ara verip kendime kahve yapmak ve sıgara hazırlamak istedim, hazırlamak çünkü tütün içiyorum, tabakanın sarma haznesine tütünü ve makaronu yerleştirip sürgüyü hareket ettirmeniz gerekiyor, tütünün yanında oldukça acı kırmızı toz biber vardı, kırmızı biberin yanarken bana hangi duyumsamalarını yaşatacağını bir an merak ettiğim için, tütünün içine biraz da kırmızı biber serpiştirdim.. Deneyimin gözlem sonuçları; biberin acılık duyumsamasını yaşatması o formda da devam etti asıl formundaki acılık kadar olmasa da, dilde ve özellikle genizde bir acı duyumsamasına ve içerken oluşan, şimdi de kesintili bir şekilde devam eden öksürmeye yol açtı.. Bir de hafiften de olsa, kafa sersemlemesi ve uyuşukluğuna.. :) En temelde aslında şunu merak ettim, biberin yanarak kimyasal değişimi-dönüşümü yaşaması sürecinde o bana ne yaşatacak, önceki formuna göre)
Her ne kadar rousseau cu, nietzsche ci temellerde insanın akli/rasyonel yanlarının, aklın yaşama ve doğaya "rağmen araçsallaştırılması" sonucunda "entellektüel-zemin" kaymasıyla birlikte insanın doğal-masum/otantik denebilecek yanlarının "körelmeye" yol açtığını düşünsem de ve bu bağlamda, söznü ettiğim "rasyonel-entellektüel zemin kaydırmalardan, sapmalardan ve sapkınlıklardan oldum olası hazzetmeyip, düşünceler, dil, anlam dünyaları denilenler ile semantik/anlamsal açıdan değil de işlevleri açısından yöelsem de bu nokta, yani "başlangıçların" insana yaşattığı zorlanma durumlarında sahiden de oldukça ilginç noktaların olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden biraz daha durumun üzerine giderek, bu duruma dair bir tür soy-kütüksel arkeolojik kazı yapma denemesinde bulunacağım.. (Bu "soykütüksel arkeoljik kazı" metodolojisiyle konuyu ele alacağım beyanımı çok da fazla ciddiye almayın, bu hem şu an ele aldığım konunun hem de benim boyumu aşar, ama öte yandan bu kavramsallaştırmayı kullanmam da gerekiyordu, konuya yaklaşımımdaki "metodolojik" farkı belirtmek için)
Öncelikle en temel ve ilk-sel olanı aramaya başladığımızda bu arama sürecinin sonunda, "en-temel ve ilksel" olanın "olmadığı/oldurulamayacağı" gerçeğiyle karşı-karşya kalıyoruz. (eleştirel-kritiçi düşünme biçimi için bu b_öyle tabi). Hangi bağlam, biçim ve içerikte olursa olsun, en-kökensel, ilksel olanı aradığınızda karşınıza çıkacak olan şey, o konularla ilgili olarak, birbirine-karşıt, çatışık bir biçimde ortaya konulmuş spekülatif açıklamalar olacaktır ve bu o kadar genel bir durum ki, herşeyin-kökensizliği, ilk-sizliğini ve başlangıcın olanaksızlığını bize net biçimde gösteriyor. İnsan bilinci bu konulardaki "açlığını" ortaya koyduğu birtakım spekülatif açıklamalarla gidermeye çalışıyor...
Örneğin bu alem nereden peydah olmuştur? En genel, köken, geçmiş, ilk-ilke, neden arayışı. alem peydah mı olmuş/oluşturulmuş yoksa zaten hep var mıydı? Hadi buyur burdan yak, "cem yılmaz-deyişiyle" diyorum bunu.. Hadi çık çıkabilirsen işin içinden.. Başka bir örnek, "canlılık" denilen nerede başlar ve biter? Buna dair "sınırlar/kesintiler var mıdır? Hadi buyur, burdan yak? İnsan olmak denilen, nerede ne zaman başlar? Kürtaj sorununun içinden çıkılmaz amansız girdabı. Kürtaj yapmak cinayet midir? bildiğim kadarıyla türkiye özelinde normal koşullarda -bazı istisnai durumlarda bu daha da geri çeilebiliyor- bebek 10 haftalık zamanı geçtikten sonra, kürtaj yapılamıyor. Ne oldu şimdi, 10 haftaya kadar o bebek insan değildi ve "öldürülebiliyordu" da 10 haftadan sonra mı insan oldu ve artık "öldürülemez" hale geldi? Ne bu şimdi?
İşin daha da ilginç/garip olan yanı, ilkler, başlangıçlar insan için kayıp olduğu gibi, en son-sonlar, nihayetinde olanlar da kayıptır.. gerek "ilk, yani daha ötesi olmayan" o ilk-ilk nokta ve gerekse daha sonrası olmayan o en-son, son nokta insanlık için k_ayıp alanlardır.. Örneğin, bir zamanlar dünyayı köyümüzden ibaret sanan bir ünzile iken şimdi teleskoplarla uzayın derinliklerini gözlemlemeye çalışıyoruz, öyle ki "hubble" ile artık 14.3 milyar ışık yılı uzaklıkları görebiliyoruz, söylemesi dile kolay düşünmesi ise akla ziyan, ünzileden hubble giden yol, ünzilenin gözü-gördükleri ve bu bağlamda düşündükleri ile insanın gözüne hubble ı takarak baktığında gördükleri ve buna bağlı düşünceleri.. (Hoş insanlığın çoğunluğu hala ünzlenin gözleriyle görüyor evreni veya en iyimser haliyle, amerikayı da gösteren televizyon gözlüğünden görüyor dünyayı ve özellikle de "televizyon" gözlüğünden, hubble mabıl gözlüğü hak-getire.. Peki, bu görme alanımızın bir "son-durağı" var mı yoksa biz sonsuza kadar eksik-görmeye, en son sonu görememeye yazgılı mıyız? Aynı durum mikrolar için de geçerli.. Küçükleri de görmek istiyordum ve ama gözüm görmüyordu, sonra martı jonathan livingston'nın kanatlarının sınırlarına isyan edip, kartallar kadar yükseklerde uçmak istemesindeki gibi/kadar ben de gözlerimin sınırlarına isyan edip, teleskopları ve mikroskopları yaptım.. Bildiğim kadarıyla artık hücrelerin organelleri, virüsler v.s elektron mikroskopları aracılığıyla görülebiliyor..
Kısacası makro-son ve mikronun ilk-başlangıç noktası, daha ötesi olmayan en küçük ve herşeyin kurucusu olan ilk-birim ne ve daha ötesine gidemeyeceğimiz en-son son ne/neresi?
Butün bu açıklamalar ontolojik düzlemdeydi ve bunlarla şunu anlatmayı denedim. İnsan -bana göre- makro sonsuzluk ile mikro sonsuzluk arasındaki sklala içinde sarkaç misali sürekli salınan ortada ve ortalama, dolayısıyla da "araf-ta" olan bir varlıktır.. (bunun, bu ontolojik durumun insandaki psişik yansımalarını birazdan okumaya çalışacağım-)
Bu ontolojik ortada olma hali insana bir yandan da derin entellektüel ve psişik/duygusal ızdıraplar yaşatabilmektedir. (Her ne kadar bu konuları teolojik spekülasyonun doyurduğunu, doyurması gerektiğini iddia edenler varsa da, en azından teolojinin insanın kökenine, orjinine, fıtratına dir yaptığı bu açıklamlar bazılarınca kabul görmüyor ve bu reddediş nedeniyle de teolojik açıklama spekülatif hale gelmiş oluyor)
ORTADA-ARAFTA- VARLIK OLMANIN İNSANA YAŞATTIĞI PSİKOLOJİK GERİLİMLER- ile devam etmeye çalışacağım, bir sonraki "iletide" görüşebilmek dileğiyle, gözü-okuma olanakları buradan gelip-geçene esenlikler dilerim..
Not: Özneler-arasındalıkta olmaktan mütevellit, eleştiri ve öz eleştiri "diyalektik/sarmal" birlikteliğinin sağlanabiliyor olmasının, birey, yaşam ve dünya için değiştirici, dönüştürücü ve sağaltıcı sonuçlara yol açacağını kabul eden ve buna göre de sosyal ilişkilerimi yaşamaya-düzenlemeye çalışan biriyim. Bu girizgahı şu ricada bulunabilmek adına yaptım; okuma-olanakları buralardan geçen her bir türdeş-insan kardeşimden, -düşünsel bağlamda- olabilecek en sert eleştirileri almak istiyorum ve aslında hep-diğerine, -düşünsel bağlamda- bunun için de yönelir ve düşünce içeriklerimi ona beyan ettikten sonra, -lütfedilirse tabi- geri bildirim almayı çok isterim..
Son olarak hep dediğim-tekrarladığım gibi, "sözcüklerin-şerrinden" okuyanın anlama ve "iyi-niyet" olanaklarına sığınırım ve sürçi lisan ettmişsem bağışlanmayı dilerim...
Yorumlar
Yorum Gönder